Av. Hande Hançar ile Sosyal Medya Fenomenleri Çağında Avukatların Bilmesi Gerekenler | GÜNCE

Röportaj
Av. Hande Hançar ile Sosyal Medya Fenomenleri Çağında
Avukatların Bilmesi Gerekenler

Av. Hande Hançar ile Sosyal Medya Fenomenleri Çağında Avukatların Bilmesi Gerekenler | GÜNCE

ANA SAYFA GÜNCE blog ok BLOG GÜNCE blog ok Sosyal Medya Fenomenleri Çağında Avukatların Bilmesi Gerekenler

7 Temmuz Perşembe, 2022

Yeni bir meslek, yeni yasal düzenlemeler: Av. Hande Hançar ile Sosyal Medya Fenomenleri Çağında Avukatların Bilmesi Gerekenler

Sosyal medya fenomenlerinin reklam yapması konusunda getirilen düzenlemeler… Markaların sosyal medya fenomenleri ile sözleşmelerinde atlanmaması gereken noktalar… Reklama maruz kalan kullanıcıların bu süreçte hakları… Sosyal medya reklamları ile ilgili etik ve yasal sınırlar… Sosyal medyadan elde edilen kazanca dair vergiler… Dünyanın başka yerlerinde düzenlemeler, örnek teşkil edecek vakalar veya davalar… Sosyal medya çağında, Reklam Hukuku ve Fikri Mülkiyet ile ilgilenen avukatların bilmesi gereken her şeyi, Gün+Partners Avukatlık Bürosu’nda ortak avukat olarak görev alan Avukat Hande Hançar ile konuştuk. Sizleri fazla bekletmeden bu keyifli röportaja başlayalım.

1) Merhabalar, okuyucularımızın sizi daha iyi tanıması için öncelikle kendinizden biraz bahsedebilir misiniz?

2005 yılında Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldum. 2005 yılından beri de Gün+Partners Avukatlık Bürosu’nda çalışıyorum. Önce stajyer avukat olarak başladım. Daha sonra, 2014 yılında Fikri Mülkiyet ve Reklam-Medya çalışma gruplarından sorumlu ortak avukatlardan biri oldum. Uzmanlık alanlarım da Fikri Mülkiyet Hukuku ve Reklam-Medya Hukuku alanlarıdır. Kendimle ilgili kısaca bunları söyleyebilirim.

2) Sizinle bugün, Sosyal Medya Çağında Avukatların Bilmesi Gerekenler başlığı altında bir röportaj gerçekleştiriyoruz. Öncelikle, sosyal medya fenomenlerinin reklam yapması durumunun, yasal düzenlemeler ile karşılığı nelerdir? Bunlardan bahsedebilir misiniz?

Öncelikle şunu belirtelim; 2021 yılı Mayıs ayında Reklam Kurulu “Sosyal Medya Etkileyicileri Tarafından Yapılan Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Hakkında Kılavuz” yayınladı. Böylelikle Influencer Marketing, yani Etkileyici Pazarlama dediğimiz pazarlama türü de ve sosyal medya üzerinden yapılan reklamlarda uyulması gereken kural ve ilkeleri de bu kılavuz ile düzenlenmiş oldu. Ancak öncesinde de, sosyal medyaya özgü özel bir düzenlemenin bulunmadığı zamanda dahi Reklam Kurulu, genel Reklam Hukuku kuralları çerçevesinde, yani Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ve Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği’ndeki düzenlemeler kapsamında bu reklamları değerlendirmekteydi.

Reklam Hukuku’nun temel ilkeleri bizim ülkemizde ve bütün dünyada da aşağı yukarı aynıdır: Reklamların doğru, dürüst ve kanıtlanabilir olması gerekir. Bir diğer temel kural da şudur: Reklamın, reklam olduğunun anlaşılabilir olması gerekir. Yani örtülü reklam yapılmamalıdır. Örtülü reklam, reklam içeren bir ifadenin ya da görselin, herhangi bir mecra üzerinde yer alan bir akış içerisinde, bunun reklam olduğu ifade edilmeksizin yerleştirilmesidir. Bu şekilde gerçekleştirilen ticari iletişimlere izin verilmemektedir. Sosyal medya bakımından bu ilke daha da önemlidir; çünkü etkileyici pazarlamanın en büyük sıkıntısı, bunun reklam olup olmadığının anlaşılamamasıdır. Sonuçta sosyal medya fenomenleri, sosyal medya kullanıcıları üzerinde bir güce sahiptir ve paylaşılan içeriğin gerçek bir kullanıcı deneyimine mi dayandığı, yoksa firma ile yaptığı anlaşmaya istinaden oluşturulan bir içerik mi olduğu her zaman anlaşılamamaktadır. Bu kapsamda, Reklam Kurulu, bu kılavuzu yayınlamadan önce de örtülü reklam yasağına aykırı şekilde yapılan reklamlara ceza uyguluyordu.

Örneğin, reklam hukukunun en hassas olduğu konulardan biri sağlık beyanı altında yapılan yönlendirmelerdir. Sosyal medya üzerinde bu konuya ayrıca hassasiyet gösterilmektedir. Reklam Kurulu, özel bir düzenleme yapmadan önce de sosyal medya fenomenlerinin takviye edici gıda ya da zayıflama ilacı gibi reklamlarına ceza uyguluyordu. Mart 2020’de, pandemi sürecinin başlangıcında, ilk vakaların ortaya çıktığı dönemde birçok ünlü, No Attack adı verilen bir ürünün tanıtımında yer aldı ve ürünün kendi hesaplarındaki beyanlarında Covid-19’a karşı koruduğu önermesi yer alıyordu. Bu önermenin yer alması zaten yasak olmakla birlikte, pazarlama yöntemi bakımından da sosyal medya fenomenlerini bu şekilde kullanmaları ve yaygın bir korkudan beslenen bir reklam yapılması durumu söz konusu olunca, Reklam Kurulu direkt olarak reklamı durdurma kararı aldı ve markaya para cezası uyguladı. Ancak, yalnızca markaya değil, fenomenlere de kişi başı 104.000 TL idari para cezası uyguladı. Durumun vahameti ve o dönemde yaşadığımız sıkıntı göz önünde bulundurulduğunda çok yerinde ve doğru bir uygulama olmuştu. Daha sonra yayınlanan kılavuzda da çok benzer bir şekilde, sadece reklamverenin değil, aynı zamanda o reklamda yer alan sosyal medya fenomeninin de para cezasına çarptırılabileceğini görüyoruz. Dolayısıyla, reklamın uygunluğunu denetlemek yalnızca reklamverenin değil, o reklamda yer alan sosyal medya fenomeninin de sorumluluğudur diyebiliriz.

Kılavuzla beraber en temel kural olan “reklamın, reklam olduğunun açık ve net bir şekilde belirtilmesi zorunluluğu” kuralının altı çizilmiş oldu. Her mecra için kılavuzda sosyal medya fenomenlerine önerilen bazı ifadeler var. Tanıtımlarını, bu ifadeleri kullanacak şekilde yapmaları gerekiyor. Tabii ki bu kılavuzda tamamen detaylandırılmış şekilde ama temel olarak ifade etmek gerekirse, iş birliği olduğunu açıkça belirtmeleri, ürün tanıtım amacıyla kendisine hediye olarak gönderildiyse bunu belirtmeleri, yani firmayla aralarındaki ticari ilişkiyi net bir şekilde ortaya koymaları gerekiyor. Kullanıcı olarak da fark ettiyseniz, bir süredir buna özellikle dikkat ediliyor.

Örneğin, “iş birliği” ifadesini kullananların bazılarının küçük yazdığına şahit oluyorsunuz. Bununla ilgili de kararlar var, çünkü okunabilir ve göze görünür büyüklükte olması gerekiyor. Örneğin Reklam Kurulu’nun 2021/1894 tarihli kararında, sosyal medya etkileyicisi Duygu Özarslan tarafından yapılan tanıtımlarda paylaşımların çoğunluğunda “ortaklık” şeklinde bir açıklamaya yer verilmiş olmasına rağmen bu açıklama metninin kolaylıkla okunabilir büyüklükte olmadığı gerekçesiyle idari para cezası uygulamış olduğunu görüyoruz.

Özetlemek gerekirse, Reklam Hukuku, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ve Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği’nin yanı sıra bir de Reklam Kurulu’nun Mayıs 2021’de yayınlamış olduğu kılavuz, sosyal medya üzerinde yapılan reklamları denetliyor ve düzenliyor.

3) Sosyal medya kanunu mevcut mu ve detayları nedir? Sizce bu kanun ileride nasıl şekillenecektir?

Sosyal medyanın varlık sebebi, ifade özgürlüğüdür. Şahsi kanaatime göre bu mecra, varlık sebebinden ötürü minimum düzeyde düzenlenmesi gereken bir mecradır. Fakat bazı temel hak ve özgürlükleri koruyacak şekilde, başkasının temel hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla bir çerçevenin olması gerektiğini söyleyebiliriz.

Hatırlarsanız, Temmuz 2020’de 5651 sayılı Kanun’da değişiklik yapıldıktan sonra; Facebook’un, Twitter’ın, YouTube’un ve diğer mecraların Türkiye’de birer temsilci atamalarına dair, gündemi oldukça meşgul eden sorunlar ve tartışmalar ortaya çıkmıştı. Bu mecraların kendileri de bu düzenlemelere oldukça karşı çıktılar. Sosyal medyada, RTÜK gibi, radyo ve televizyonun bütün yayınlarını, içeriklerini denetleyen, yayın prensipleriyle ilgili olarak detaylı düzenlemeler yapan bir düzenlemeye ihtiyaç olmadığını düşünüyorum. Çünkü varlık amacı bu değil, ifade özgürlüğünü maksimum düzeyde mümkün kılacak şekilde tasarlanması gerekiyor. Ancak temel özgürlükler, başkalarının temel hak ve özgürlüklerini kısıtlamadıkları sürece varlar. Bu mecralarda da başkasının kişilik haklarına zarar verici paylaşımlar yapıldığı zaman buna acil müdahale yapılması gerekebiliyor. Böyle durumlar için sosyal medya platformlarının kendi şikayet, rapor gibi sistemleri var ancak bunlar her zaman yeterince hızlı sonuç veremeyebiliyordu. Son zamanlarda bu platformlar yapay zeka teknolojilerini kullanarak ifadenin gerçekten zararlı olup olmadığını ayrıştırma konusunda ve raporları değerlendirmede oldukça hızlandılar. Bazı konularda, evrensel olarak insan onuruna, temel hak ve özgürlüklerine zararlı gördükleri içerikleri, hakaretleri, küfürleri zaten engelliyorlar. Ancak bu noktalarda, bunlara daha hızlı müdahale edilmesini sağlayacak bir mekanizma ön görülmeli diye düşünüyorum. Bunun dışında özel olarak bir müdahale ve hukuki düzenleme olması gerektiğini düşünmüyorum. Çünkü o temel çerçevenin dışında hiçbir hukuki düzenlemenin, dijital dünyadaki gelişimin hızına ayak uydurabilmesi mümkün değil.

Mesela son dönemlerde Metaverse’ten bahsediyoruz ve oradaki hukuki sorumlulukların nasıl olacağına dair birçok soru beliriyor. Gelinen noktada, yasalar geleneksel dediğimiz konuları düzenleyecek şekilde var olduğu için bu yeni düzenlerde yeterli olmayabiliyor. Bazen de fazla büyütmemek gerektiğini düşünüyorum çünkü en nihayetinde, hayatımız bu evrende sürüyor ve Metaverse’te yapılan bir ihlalden etkilenecek olan kişi de bu evrende yaşıyor. Örneğin bir markayı kullanarak orada NFT satmanız durumunda, benim zaten burada muhatabım siz ve şirketiniz olacaktır. Bu süreci de mahkemeler kanalıyla sürdürebiliyoruz. Zaten internetin ortaya çıkışından sonra “Ülke olarak Türkiye’de mi dava açacağız; nerede dava açacağız?” tartışmaları yapılmıştı. Aynı tartışmalar bugün de Metaverse için geçerli. Her yerde dava açılabilir ama mahkeme kararının icra edilebilirliği önemli. Bu kapsamda, Metaverse’te de kişinin yerleşim yerine göre dava açılabilecektir ve bu sistem yeterli olacaktır diye düşünüyorum.

Gidişata ve ihtiyaca göre mevcut yasalarda tabii ki değişiklikler olacaktır ancak RTÜK yasası gibi burayı tamamen denetleyen ve düzenleyen yasaların, sosyal medyanın doğasına çok uygun olmayacağı görüşündeyim.

4) Günümüzde “cancel culture/linç kültürü” olarak yükselmekte olan bir durum da var. Minör ya da büyük hataların, insanların artık sosyal medyada linçe varan tepkiler görmesine sebep olduğunu görebiliyoruz. Aynı zamanda sosyal medyadaki kamuoyunun, davaların gidişatına da etkide bulunabildiğini görüyoruz. Bu konularla ilgili ön görüleriniz nelerdir?

Linç kültürünün önüne geçecek bir düzenleme yapılamaz diye düşünüyorum. Sosyal medya dışında da sosyal çevreler içerisinde kabul edilmeyecek bir davranış gösterildiğinde toplumun o kişiye mesafeli duruş göstermesi, o toplumun doğal bir tepkisi oluyordu. Şimdi sosyal medyada çok daha geniş kitleler aynı anda hareket edebildiği ve birbiriyle haberleşebildiği için, bunun yansımaları ve etkileri de çok daha yüksek oluyor. Bu noktada yapılabilecek çok da fazla bir şey yok, çünkü ifade özgürlüğü kapsamına giriyor. Yalan, yanlış bilgi, iftira, hakaret, karalama, aslı olmayan bir durum olmadığı müddetçe insanların ifadelerini zaten engelleyemeyiz.

Sosyal medyanın yürüyen davalara olan etkisi konusunda ise hukuka güvensizlik yüksek seviyede olduğu için toplumsal boyuttaki davalarda kamuoyunun bu davaları takip etmek gibi bir isteği oluyor. Tabii ki sürmekte olan davaya kamuoyunun bir etkisinin olmaması gerekiyor ancak zaten sosyal medya mecralarında yapılan paylaşımlar da davaya etki etmek amacını taşımıyor. Bu çok daha kapsamlı ve derin boyutlu bir konu; yargı sistemi ve toplumun hukuka olan inancı ile ilgili. Tabii ki dünyanın her yerinde, özellikle medyatik isimlerin dahil olduğu davalar kamuoyunun ilgisini çekiyor ve sosyal medyada da görüş paylaşımları bulunuyor. Bizim ülkemizdeki sahip çıkma, sürecin doğru işleyeceğinden emin olma isteği de hukuka güvenin yeniden tesis edilmesi ile azalacak ve sosyal medyadaki yansımalar da buna göre şekillenecektir diye düşünüyorum.

5) Youtube video içerik üreticileri için vergi konusunda düzenlemeler olduğunu biliyoruz, bunların nasıl işlediğini biraz anlatabilir misiniz?

Ben açıkçası vergi konularına hakim değilim, ancak şunu söyleyebilirim: Ekim 2021 tarihinde 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nda yapılan değişiklikle sosyal medya içerik üreticilerinin elde ettikleri gelirlerin vergilendirilmesi bakımından da düzenlemeler yapıldı. Buna göre; kanunda yazılı şartlar dahilinde (gelirlerin toplanacağı tek bir banka hesabı açılması ve gelir miktarının da kanunda belirtilen tutarın altında olması – 2022 yılı için 880 bin TL), sosyal medya üzerinden elde edilen gelirlerin bir kısmı gelir vergisi ve katma değer vergisinden istisna edilmiş bulunmaktadır. Bu tutarlar üzerinden, bankalarca %15 tevkifat yapılması zorunluluğu getirilmektedir. Yani bir nevi stopaj uygulaması yapılmakta ve bu miktarlar bakımından gelir vergisi beyannamesi verilmesine ve defter tutulmasına gerek bulunmamaktadır. İstisna tutarının aşılması halinde ise elde edilen gelirin tamamının gelir vergisine tabi olup bu mükellefler açısından defter tutma, beyan verme gibi yükümlülükler de bulunmaktadır.

6) Konuya biraz da fenomenlerle çalışan markaların gözünden bakalım. Markaların sözleşmelerini hazırlayan avukatların, bu anlaşmalarla ilgili atlamaması gereken püf noktaları nelerdir?

En önemli nokta hangi konuda ne şekilde paylaşım yapacaklarının genel ilkeleri ile belirlenmiş olmasıdır. Bazı hallerde bu çok net olabiliyor; örneğin sadece link veriyorsa paylaşımın içeriği net olabiliyor. Ancak kullandığı ifadelerin marka ile antant kalınarak belirlenmesi çok önemli. Markanın kurumsal iletişim stratejisine ve diline uygun paylaşımlar yapması konusunda, özellikle kullanılması ya da kullanılmaması gereken ifadelerin belirlenmesi konusunda sözleşmede netliğe ulaşmak önemli. Tabii ki ticari kısımları da sözleşmede netleştirmek çok önemli: Ne kadar paylaşım yapacak, hangi mecrada, hangi formatta, kaç içerik paylaşacak, bu içerikler ne kadar süreyle yayında kalacak ve bu içerikleri marka nerelerde kullanacak vb. hususların detaylı düzenlenmesi önemli. Normal reklam anlaşmalarının da doğası gereği yapılan sözleşmeler bunlar, ancak sosyal medya etkileyicileri ile yapılan çalışmalarda da bu şekilde, detaylandırılarak yapılması daha önem kazanıyor. Bazı markalar daha kapsamlı projeler dahilinde kapsamlı sözleşmeler gerçekleştirebiliyorlar, bazıları ise ürünün veya projenin niteliğine göre daha basit sözleşmeleri tercih edebiliyorlar.

Bunlara eklenecek, yukarıda da değindiğim önemli bir nokta da şu: Sosyal medya etkileyicilerinin kesinlikle sağlık beyanı yapmaması gerekiyor. Dolayısıyla bunun gibi durumlarda, tanıtımı yapılabilen, ilaç kategorisine girmeyen takviye edici gıdalarda sosyal medya etkileyicisinin ifadelerine çok dikkat etmesi gerekiyor, aksi takdirde hem kendisi hem de firma büyük cezalar alabilir.


GÜNCE ile tüm avukatlık ve büro işlerinizi tek bir platformdan yönetin. GÜNCE ile tüm avukatlık ve büro işlerinizi tek bir platformdan yönetin.

7) Bu reklamların bir başka boyutu da tabii ki sosyal medya kullanıcıları. Kullanıcıların reklama maruz kalmakla ilgili hakları nelerdir? Yahut bu reklamlar ile kullanıcılara nelerin vaat edilebileceği, neler söylenebileceği ile ilgili yasal sınırlar var mıdır?

Reklamlarda dikkat edilmesi gereken tüm hususlar zaten Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ve Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği’nde yer alıyor; dolayısıyla sosyal medya reklamlarında kullanıcılara nelerin vaat edilebileceğinin yasal sınırlarını da bu düzenlemeler belirlemiş oluyor. Bunun yanısıra, Reklam Kurulu’nun sosyal medya üzerinden yapılan reklamlara ilişkin Kılavuzu ve Nisan 2022’de yayınlamış olduğu “Fiyat Bilgisi İçeren Reklamlar ile İndirimli Satış Reklamları ve Ticari Uygulamaları Hakkında Kılavuz” da yine reklamlardaki yasal sınırları belirleyen düzenleyici metinlerdir.

Bir tüketici, reklamın yanıltıcı olduğundan ya da herhangi bir şekilde mevzuata uygun olmadığından endişe ediyorsa, Reklam Kurulu’na şikâyette bulunabiliyor. Bu şikâyeti gerçekleştirmek de çok basit bir mekanizma: Ticaret Bakanlığı’nın internet sitesinden bunu gerçekleştirebilirler. Hemen soruşturma başlatıyorlar, oldukça etkin bir mekanizma söz konusu. Sonuçta, Reklam Kurulu’nun yapacağı soruşturma sonucu reklamı durdurma, para cezası verme gibi yaptırımları olabiliyor.

Reklam Kurulu, tüketicilerden gelen tepkilere oldukça hassas ve hızlı hareket ediyor. Örneğin Yakın zamanda, Dardanel firmasına ait iki adet reklamı bu tür şikayetler sonucu durdurulmuştu. Reklam Kurulu’nun telefonlarını kilitleyen bir tepki durumu oluşmuş, dolayısıyla reklamlar yayından kaldırılmıştı.

Burada, yeni bir düzenleme olduğu için Fiyat Bilgisi İçeren Reklamlar ile İndirimli Satış Reklamları ve Ticari Uygulamaları Hakkında Kılavuz’u özellikle vurgulamak isterim. Örneğin bir reklamda “%50’ye varan indirim” yazısında kocaman %50 yazarken, “ye varan” kısmı ufacık yazılıyorsa, bu kılavuza uygun olmuyor. Kampanya detayının net bir şekilde görülebiliyor olması gerekiyor.

Bunun yanı sıra, örneğin e-ticaret sitelerindeki kampanya dönemlerinde uygulanan indirimlerde eskiden sıklıkla yaşanan bir durum vardı: Kimi satıcılar, fiyatları önce yukarı çekiyor ve o yüksek fiyat üzerinden sözde “indirim” uyguluyordu. Artık bunu yapmak yasal değil. Son 30 gün içerisinde ürünün satışa sunulduğu en düşük fiyat üzerinden indirim uygulamak zorundalar. Yani ürünü 100 liradan satışa başlattıysanız, sonra 50 liraya indirdiyseniz, sonradan 30 lira satış fiyatı belirlediğinizde buna %70 indirim diyemezsiniz. Son fiyatı dikkate alarak indirim belirtmek zorundasınız. Yayınlanan bu kılavuz, çok detaylı bir kılavuz ve sadece avukatlara değil, herkese fayda sağlayacak ve güzel kaleme alınmış bir kılavuz. Herkesin incelemesini tavsiye ederim. Öte yandan kullanıcıların deneyimlerine ilişkin paylaşımları da aslında yine bir sosyal medya etkileşimi. Bu kapsamda kullanıcıların yorumları bakımından da dikkat edilmesi gereken hususlar var. Nitekim bu sebeple de Tüketici Kanunu’nda bir değişiklik yapıldı ve tüketici / kullanıcı değerlendirmeleri bakımından da uyulması gereken esaslar Kanun’a eklendi. Bence bu düzenleme de oldukça yerinde diyebilirim.

8) Genel olarak, Sosyal Medya Reklamları ile İlgili Etik ve Yasal Sınırlar nelerdir? Sizce bunlar yeterli midir? İleride nereye evirileceğini öngörüyorsunuz?

Tüm reklamlarda olduğu gibi sosyal medya reklamları bakımından da; evrensel olarak insan onuruna aykırı olmaması, ırkçılık, din ayrımcılığı vs. gibi konularda hassasiyet göstermesi gibi etik ilkelerin yanı sıra, Türk örf ve ananelerine, toplumun genel ahlak yapısına aykırı olmaması gibi genel ilkeler de mevcut. Bunları hem Kanun’da hem de Yönetmelik’te görebiliyoruz.

Sosyal medya reklamlarını ben şahsen seviyorum çünkü yaratıcılıktan beslenen içerikleri hep sevmişimdir. Sosyal medya, marka sahiplerine daha da yaratıcı olunması için imkan sağlıyor. Çok büyük güç taşıyan bir mecra ve çok daha hızlı etki-tepki alabiliyorsunuz.

Bir diğer nokta ise, reklamdan da öte olmak üzere, sosyal medyanın kullanıcılarından topladığı veriyi nereye ve nasıl kanalize ettiği ile ilgili bir durum. Bu konu, kişisel verilerin korunmasını da ciddi bir şekilde etkilediği için, genç avukatlara da özellikle verebileceğimiz tavsiye, data protection/kişisel verileri koruma konusundaki düzenlemelere oldukça hakim olmaları, bu konularda araştırma yaparak bilgilerini güncel tutmaları yönünde olacaktır.

Reklam tarafında, Online Behavioural Marketing dediğimiz ve çok akıllıca olan bir pazarlama yöntemi çok yaygın. Burada, benim verilerime ve tercihlerime dayanarak bana tavsiyeler sunuyor. Burada önemli olan şu, benim verilerimi alırken ve verilerimi üçüncü partilerle paylaşırken rızamı aldı mı? Kişisel verilerin korunmasıyla ilgili olarak, Facebook aleyhine açılan dava da dahil olmak üzere birçok dava mevcut bildiğiniz üzere.

9) Dünyanın başka yerlerinde bu konuyla ilgili düzenlemeler veya avukatlara örnek teşkil edecek davalar mevcut mu?

Tabii, sosyal medya reklamlarına ilişkin kılavuz Türkiye’de Mayıs 2021’de girdi ancak 2017’de dahi katıldığım konferanslarda, bizim Reklam Kurulu’muzun o ülkelerdeki karşılığı olan, Amerika’da Federal Trade Commission (FTC) ve İngiltere’de Advertising Standart Agency (ASA) kurullarının yayınladıkları kılavuzların mevcut olduğunu görmekteydim. “Paid partnership ad” gibi ifadeleri onlar bizden çok daha önce uygulamaya başladılar.

Ancak bu, bizde de 2021’den önce reklam olduğunu belirtmeden reklam yapmanın yasal olduğu anlamına gelmiyor. Tabii ki yasal değildi ancak henüz özel bir düzenlemesi yoktu ve kılavuzda detaylı şekilde paylaşılan, önerilen ifadeler mevcut değildi.

Amerika pazarı zaten bu anlamda “trendsetter” diyebiliriz, çünkü bu tür uygulamaları ilk yapan ve dünyaya yayan onlar oluyor genellikle. Bu yüzden bununla ilgili kılavuzları ilk düzenleyenlerin onlar olması da şaşırtıcı değil.

Buna yönelik çok güzel bir örnek var; Grey’s Anatomy dizisinden tanıdığımız Katherine Heigl diye bir oyuncu var. Bir kozmetik markasının dükkanından elinde torbalarla çıkarken paparazziler tarafından fotoğrafı çekiliyor. Firma da bu fotoğrafı “Bakın, Katherine de bizden alışveriş yapıyor.” gibi bir mesajla birlikte kendi sosyal medya hesaplarında paylaşıyor. Bu paylaşım sebebi ile Katherine de firmayı dava ederek yaklaşık 6 milyon dolar kadar bir tazminat talep etti. Bu fotoğraf birçok dergide, internet sitesinde yayınlanmış olmasına rağmen, bu kullanımın haksız olduğu değerlendirmesi yapılıyor. Katherine Heigl ve firma daha sonra aralarında anlaşmaya vardıkları için dava geri çekildi. Türkiye’de de benzer bir durum Selçuk Yöntem ile yaşandı. Selçuk Yöntem’in bir fast-food dükkanında tost yerken çekilen fotoğrafını firma broşürlere bastığı için Selçuk Yöntem dava açmıştı ve bu davayı da kazandı.

10) Peki marka, fotoğrafı alıp kendi hesabında paylaşmak yerine, bu fotoğrafın paylaşıldığı bir hesabın altına gidip yorum yapsaydı, sonuç farklı olur muydu? Bu durum realtime marketing (gerçek zamanlı pazarlama) kapsamına girmiyor mu?

Evet, böyle bir durumda markanın yaptığı ifade özgürlüğü kapsamına giriyor. Amerika da bu konuda oldukça gelişmiş durumda. Türkiye’de de bunun örneklerini görebiliyoruz. Bir gencin Twitter’da paylaştığı bir video var: “Migros bana sponsor olursa her gün Caddebostan Migros’un önünde “Türkiye’nin en iyi süpermarketi!” diye bağırırım.” diyor. Migros, videoyu alıp kendi hesabında paylaşmak yerine bu tweet’e cevap vererek etkileşime geçiyor ve ona bir jest yapıyor. Böyle bir durumda konu realtime marketing’e ve ifade özgürlüğüne giriyor. Buradaki sınır, direkt o materyali kullanması veya ifade özgürlüğünü kullanması arasında. Yine de bu sınırlar, bizde Amerika’daki kadar net değil, dolayısıyla “Böyle yaparsanız hiçbir şey olmaz.” demek de doğru değil. Her konuyu, o duruma özgü ve oradaki hallere göre incelemek gerekir.

11) Son olarak, bu alanda uzmanlaşmak isteyen genç avukatlara tavsiyeleriniz nelerdir?

Öncelikle, bu alan çok keyifli bir alan. Reklam, Fikri Mülkiyet gibi alanlar, o yaratıcı çalışmanın içine dahil olduğunuz, renkli, hareketli alanlar. Bu alanda çalışma yapmak isteyen herkese önerebilirim. Ayrıca, kendi kendinizi çok rahat bir şekilde hazırlayabileceğiniz bir alan burası; çünkü mevzuat ortada. Reklam Kurulu’nun kararları internette yayınlanıyor, bunları takip edebilirsiniz. İkonik kararlara olan etkilerini kavramak adına Amerika’nın, İngiltere’nin reklam kurullarının web sitelerini de inceleyebilirsiniz. Burası, kendi kendinizi kolaylıkla besleyerek gelişeceğiniz, herhangi bir dış desteğe ihtiyacınız olmayan bir alan. Bol bol bu kaynakları okuyarak, yurtdışındaki emsallere bakarak kendinizi yetiştirebilirsiniz. Tabii ki şunu da eklemek gerekir, Türkiye’deki pazar, Amerika, İngiltere pazarları kadar büyük değil. Buradaki Pazar, “Ben kariyerimi sadece reklam hukuku yaparak sürdüreceğim.” diyebileceğiniz büyüklüğe henüz ulaşmadı. Ama özellikle Fikri Mülkiyet yapacaksanız, reklam bunun ayrılmaz bir parçası oluyor. Çünkü siz markanın kurumsal varlığını korurken, bir tarafta da kurumsal iletişimine, marka olarak itibar yönetimine dokunmuş oluyorsunuz ve bunların tamamı iç içe geçmiş oluyor. Bu yüzden çok keyifli olduğunu söyleyebilirim.

Paylaştığınız bilgilerin ve görüşlerinizin okuyucularımıza çok şey katacağına hiç şüphemiz yok. Bu keyifli röportaj için çok teşekkür ederiz.