Avukatlıkta Performans da Ne ki!
Meslektaşlarımın pek çoğu, avukatlık mesleğinin adalet ülküsü ile avukat bağımsızlığı arasındaki sıkı ilişkiye o kadar önem verirler ki bir avukatın başka birisinin yanında çalışması fikrine karşı çıkarlar. Eski zamanlarda, hukukun üstünlüğü seviyesinin çok yüksek olduğu ve bir avukatın tek başına devletle başa çıkabildiği zamanlarda gelişen bu ilkenin en meşhur örneği, “J’accuse” (Suçluyorum) başlıklı bir mektupla yüzbaşı Dreyfus’un üzerine haksız yere bir suç yıkan generallere karşı savunan Emile Zola’dır. Diğeri de “Savunma Saldırıyor” isimli başucu kitabı yazan Jacques Vergès’tir. Bunlar gibi mesleğinin zirvesine çıkmış avukatlar başkalarının yanında çalışmazlar, başkaları da onları çalıştıramazlar. Ülkemizde de böyle pek çok meşhur üstadımız vardır. Faruk Erem, Orhan Apaydın, Uğur Alacakaptan gibi tanıma veya birlikte çalışma şerefine nail olduğum pek çok üstadımız da öyle. Fakat meslekte böyle farklar yaratan üstadlardan öğrenmek isteyen meslektaşlar, yanlarında çalışmak için can atarlar. İşin gerçeği, o meşhur avukatlar da mesleklerinin ilk yıllarında bir başkasının yanında çalışmışlar, diğerlerinden öğrenmişlerdir.
Fakat ekonominin ve davaların değerinin büyüdüğü, ilişkilerin ve işlerin karmaşıklaşıp zorlaştığı bu günlerde ekip çalışması zorunluluğu doğdu; değişik yetkinliklere sahip olan avukatların bir araya gelerek ekip olarak çalışmaları, avukat çalıştırmak ya da bir avukatın yanında çalışmaları artık mutlak bir zorunluluk hâline geldi.
Anglo-Sakson hukuku ülkelerinde meslek o kadar gelişti ki, binlerce avukatı bir arada çalıştıran, yüzlerce ortağı olan, yıllık ciroları ülkemizin büyük şirketlerinin cirolarını geçen devasa avukatlık büroları var. Amerika’da orta büyüklükteki bir avukatlık bürosu, ülkemizin en büyük sanayi gruplarından daha fazla ciro yapıp kâr ediyor. Bu büroların ortakları ortalamada senede 2 ila 5 milyon dolar kazanıyorlar. Öyle büroların olduğu ülkelerde hukukun geri gitme şansı yok. Hukuk ileri gittikçe avukatlık mesleği daha çok gelişiyor.
Bu büyük bürolar başka ülkelere ve bu arada Türkiye’ye de geliyorlar. En güzide yerlerde açtıkları danışmanlık şirketlerinde Türk avukatları çalıştırıyorlar. Yurt dışında büyük işleri olan büyük şirketlerimize ve daha da önemlisi devletimizin kurumlarına danışmanlık yapıyorlar. Avukatlık ve hukuk danışmanlığı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına mahsus olmasına rağmen, kendi ülkemizde onların verdiği hizmetleri veremediğimiz için faaliyetlerine ses çıkaramıyor, bükemediğimiz bileklerini öpüyoruz.
Bu durum, kendimize örnek alarak neredeyse birebir kopyaladığımız Almanya için de geçerliydi. 2000’lere doğru, bu konuda çok ileri gitmiş olan İngiliz avukatlık büroları Almanya’daki elle gelir bütün avukatlık bürolarını satın aldılar. Büroların kurucu ve kilit avukatlarına bir miktar peşin para verip bürolarını satın aldılar. 5 yıllık hizmet sözleşmeleri yaparak kendilerine bağladılar; verdikleri işleri yaparak kendilerine ödenecek satış bedelinden daha fazlasını kazandırdılar. Bu sürecin sonunda daha ileri ülkelerin avukatlık firmaları, daha geri olan ülkelerdeki elle gelir avukatlık bürolarının neredeyse hepsini ele geçirdiler.
O tarihlerde Alman avukatlık büroları da dünyanın daha az gelişmiş bölgelerindeki ve Türkiye’deki avukatlık bürolarını ele geçirmeye çalışıyorlardı. Zorla değil, satın alarak ve avukatlara iyi ücretler vererek çalıştırarak. Aradan fazla zaman geçmeden, bu kez Amerikan avukatlık şirketleri İngiltere’ye gelip, aristokrat usullerle iş yapan İngiliz bürolarını ele geçirdiler. İngilizler, daha kıdemlilerin tembelleşmelerine karşın daha yüksek pay aldığı ücret paylaşım sistemiyle rehavete kapılmışlardı. Çok üretenin çok pay aldığı, gençlerin önünü açan, performansa dayalı mesleki gelişim ve ücretten pay alma sistemi getiren Amerikan firmaları, İngiltere’de hukuk hizmetleri pazarında çok büyük bir pay aldılar.
Lockstep isimli bir sistemle gelir paylaşan aristokratik İngiliz büroları, eski sistemlerini terk ederek performans yönetimini uygulamak, performansa dayalı dinamik ücretlendirme sistemlerine geçmek zorunda kaldılar. Onunla da kalmayıp Rusya’da da devasa bürolar kurdular ve en iyi Rus avukatları bünyelerine aldılar. Ukrayna savaşı sonrasında Rusya’yı terk etmek zorunda kaldılar. Fakat geride kalan avukatlar, onlardan öğrendikleri performansa dayalı sistemi sürdürerek yeni isimlerle çalışmaya devam ediyorlar.
Türkiye bu bakımdan biraz şanslı, biraz şanssız! Ekonomimiz görece küçük olduğu için Türkiye’ye danışmanlık adı altında gelen yabancı bürolar az. Türkiye’yi gelmeye değer görmeyen kimi yabancı bürolar da yerli bürolarla iş birlikleri yapmayı tercih ediyorlar. Daha da küçükleri ise Türkiye’den büroların da olduğu dayanışma grupları kuruyorlar. Bu bakımdan Türkiye biraz da şanslı. Çünkü rahmetli Turgut Özal’dan bu yana uluslararası iş yapabilen, sayıları 10 binleri aşan uluslararası hukukçular yetiştirdik. Eskiden bir elin parmakları kadar olan yabancı dil bilen avukatlarımız, birçok global şirkette hukuk müşavirliği yapıyor; eskiden nadir olarak görülen Türk avukatlar, uluslararası konferanslarda çok büyük sayılarda temsil ediliyor.
Demek istediğim o ki; dünya küçülüyor, ekonomiler dış ticaretle büyüyor, uluslararası ilişkiler hızla gelişiyor. Hızla büyüyen ekonomiyi oluşturan ilişkiler, uluslararası ve karşılaştırmalı hukuk bilgisini ve avukatlığı gerektiriyor. Bu da yeni dünya şartlarına uygun avukatlık hizmeti gerektiriyor. Bunu gerçekleştirmeye ehil olanlar ise daha çok genç avukatlar. O hâlde avukatlık hizmetlerinde de yenilenmeye ve genç yeteneklere daha fazla rol ve sorumluluk vermeye, önlerini açmaya, başardıklarında ise gençliklerine bakmadan liderliklerini kabul etmeye ihtiyacımız var. Gelişmiş ülkelerin avukatlık firmaları tarafından istila edilmeden kendimizi uluslararası rekabete hazırlamamız gerekiyor.
Bunu yapabilmek için ise eskilerden ve aristokratik değerlerin hâkim olduğu eski zamanlardan kalan alışkanlık ve ezberleri teker teker gözden geçirmemiz, iyi yönde hizmet eden değerleri koruyup geliştirmemiz, öyle olmayanları ise yenileriyle değiştirmemiz lazım. Bunlardan en birincisi, adaletin de gereği olan herkesin getirdiği ile orantılı gelir elde etmesini sağlayan bir sistem kurmak; bunun için de iyi işleyen bir ölçme ve değerlendirme yöntemi geliştirmek ve objektif olarak işletmek gerekiyor.
Diyeceğim, diğer mesleklerde olduğu gibi avukatların da performansını ölçüp değerlendirmemiz gerekiyor. Bu sonuca varmak iyi ama esas soru ve zorluk şurada:
Avukatlıkta performans ölçümü nasıl olur, neleri ölçeceğiz, ölçtüklerimizi nasıl değerlendireceğiz? Değerli meslektaşlarım bir avukatı diğerinden ayıran, daha iyi olduğunu belirleyen şeyler sizce nelerdir? Bunları kimin menfaati açısından bakarak söylüyorsunuz?
Başka bir deyişle mesleğimiz kimler ve ne için vardır?
